2 Haziran 1970’te Orhan Kemal’i, 3 Haziran 1963’te Nâzım Hikmet’i, 2 Haziran 1991’de Ahmed Arif‘i yitirdik. Ve yine bir Haziran’da, milyonlarca insanın hafızasına kazınan Gezi günlerini yaşadık.
İlk bakışta birbirinden farklı görünen bu tarihler, aslında aynı hikâyenin farklı sayfaları gibidir.
Nâzım Hikmet, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” derken yalnızca bir şiir yazmıyordu; insanlığın en eski özlemlerinden birini dile getiriyordu: Özgür olmak ve birlikte yaşayabilmek.
Yıllar sonra, bir parkta birkaç ağacın kesilmesine karşı yükselen itirazın milyonların sesine dönüşmesi belki de bu yüzden şaşırtıcı değildi. Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca ağaç değildi. Tıpkı Nâzım’ın dizelerinde olduğu gibi mesele; insanın onuru, özgürlüğü ve birlikte yaşama hakkıydı.
Gezi günlerinde sıkça duyduğumuz “Bir ağaç için ülkeyi ayağa kaldırdılar” sözü, aslında meselenin özünü kaçırıyordu. Çünkü bazen bir ağaç, koca bir ormanın sembolüdür. Bazen bir park, bir kentin hafızasıdır. Bazen de küçücük bir itiraz, yıllardır biriken özlemlerin sesi olur.
Ama Haziran yalnızca umutların değil, kayıpların da ayıdır.
Gezi’nin ardından aramızdan ayrılan gençler, bu ülkenin ortak hafızasında yerlerini aldı. Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım… Her biri farklı şehirlerden, farklı hayat hikâyelerinden geliyordu. Ancak isimleri, adalet ve özgürlük taleplerinin sembolleri hâline geldi.
Bugün onları anarken yalnızca bu isimleri değil; Gezi sürecinde yaşamını yitiren, yaralanan, hayatı değişen ve geride acı bırakan herkesi de saygıyla anmak gerekir. Çünkü bir toplumun hafızası, yalnızca zaferlerle değil, kayıplarla da şekillenir.
Ali İsmail Korkmaz‘ın ardından dillerde dolaşan o cümle, belki de bir kuşağın özlemini anlatıyordu:
“Düşlerinde özgür dünya…”
Aslında bu söz, Nâzım’ın hayal ettiği dünyadan çok da farklı değildir. Ahmed Arif’in özlem duyduğu memleketten, Orhan Kemal’in romanlarında aradığı insan onurundan da…
Belki de bu yüzden üçü de hâlâ günceldir. Çünkü onların anlattığı dünya henüz tamamlanmış değildir:
Orhan Kemal bunu çok iyi bilirdi. O, romanlarında büyük kahramanları değil, hayatın yükünü omuzlayan sıradan insanları anlattı. Fabrika işçilerini, emekçileri, yoksulları… Bugün sokakta, meydanda ya da iş yerinde hakkını arayan insanların hikâyesi, hâlâ onun satırlarında yaşamaya devam ediyor.
Ahmed Arif ise bu toprakların acısını ve umudunu şiire dönüştürdü. Onun şiirlerinde yalnızca bir memleket sevgisi değil, aynı zamanda zulme karşı dimdik duran bir insanın sesi vardır. Anadolu’nun yoksulluğunu da anlatır, güzelliğini de. Acıyı da taşır, umudu da.
Nâzım Hikmet‘in sürgünlerde büyüttüğü umut, Orhan Kemal’in satırlarında emekçinin alın terine, Ahmed Arif‘in dizelerinde Anadolu’nun yüreğine dönüştü. Gezi’de ise milyonlarca insanın ortak vicdanında yeniden yankı buldu.
Bugün dönüp Haziran’ın bu hüzünlü günlerine baktığımızda, yalnızca üç büyük edebiyatçıyı anmıyoruz. Aynı zamanda onların bize bıraktığı vicdanı da hatırlıyoruz:
Belki de bütün bu hikâyelerin ortak cümlesi şudur: İnsan, ancak başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebildiğinde gerçekten insan olur.
Evet biliyoruz, Haziran’da ölmek zor; Haziran bize her yıl bunu hatırlatıyor… Ama biliyoruz ki hatırladığımız sürece Nâzım Hikmet de Orhan Kemal de Ahmed Arif de düşlerinde özgür bir dünya kuran gençler de yaşamaya devam edecek.
ESENGÜL YÜCE
#beykoz #beykozhaberleri #beykozhaber #istanbulhaber