Yazmam gerektiği için yazmıyorum.
Kaybettiğimi geç öğrendiğim bir arkadaşıma ithafen yazıyorum.
10 Ağustos 1960… Akhisar.
Hiç okul görmedi. Çingene mahallesinde doğdu, büyüdü. Ege ovalarında tütün ve pamuk ırgatlığı yaptı. İzmir pavyonlarında keşfedildi. İzmir Fuarı’na gelen organizatörler onun çok iyi darbuka çaldığını fark etti.
11 Mayıs 1977… Mayorka Adası.
Çingene mahallesinde doğdu, büyüdü. Okul korosundaki öğretmeni “Köpek gibi şarkı söylüyorsun.” diyerek onu korodan kovdu. Lizbon gece kulüplerinde keşfedildi. Çok iyi bateri çalıyor.
Kibariye ile Concha Buika…
Farklı coğrafyaların çocukları.
Tanrı vergisi yeteneklerinin farkındalar mıydı bilmiyorum. Popüler sosyal medyanın çok da ilgilenmediği iki büyük ses, geçen aylarda İstanbul’da aynı sahnede buluştu. Canlı izleme şansım olmadı. Benim için büyük kayıp. Çünkü böyle konserler “bir daha kolay kolay olmayacak işler” sınıfındadır.
Birbirlerinden binlerce kilometre uzakta doğmuş olsalar da aslında ruh ikizi oldukları o kadar belli ki…
Her ikisinin de ritim duygusu olağanüstü. Biri bateriyi konuştururken, diğeri darbukayı dile getiriyor. Birbirlerinin dillerini bilmiyorlar neredeyse. Eğitimleri de birbirinden çok farklı değil. Buika’nın az da olsa bir okul hayatı olmuş. Kibariye ise hiç okul görmemiş.
Ama ikisinin de ortak noktası aynı…
Çingene mahallesinde büyümüş olmaları.
Hayatları hep yokluk, hep çaresizlik…
Değil midir ki isyanın sesi en çok gecekondu mahallelerinden yükselir?
“Kim Bilir” ve “No Habrá Nadie en el Mundo”…
Öyle hançereden çıkan namelerdir ki, anlayabilene çok şey anlatır.
Kibariye’nin ilk uzunçaları piyasaya çıktığında kasetçi dükkânında yarı zamanlı çalışıyordum. Beyaz bir zemin üzerinde siyah bir kadın silüeti… Kimdi bu şarkıcı? En ufak bir bilgi yoktu.
Pazarlama taktiği tutmuştu.
Tırnak içinde kendilerine magazin gazetecisi diyen kalemşorlar kent efsaneleri üretiyorlardı. Çünkü Kibariye, o dönemin assolist algısına uymuyordu. Aslında gazinoların kadrolarındaki hiçbir kalıba uymuyordu.
Ama ortada çok güçlü bir ses vardı.
Dönemin kaotik ortamında ona eğitim imkânı sağlayıp evrensel bir sanatçı yetiştirmek yerine, iliğini kemiğini sömürmeyi tercih ettiler.
Ne var ki ham madde o kadar güçlüydü ki…
Her şeye rağmen ayakta kaldı.
Çok zor dönemler geçirse bile…
Çünkü gerçek şarkılar da gerçek şarkıcılar da böyledir.
Aradan asırlar geçse bile, bir kez söylendiler mi mutlaka hak ettikleri değeri bulurlar.
Buika’yı dinlediğimde burnuma Karayip denizlerinin kokusu gelir.
Kulağımda orsa seyri yapan bir teknenin yelken sesleri…
Damağımda Karayip adalarının tatları…
Oysa Buika, Mayorka Adası’nda doğmuş, çingene mahallesinde büyümüştür. Muhtemelen bizim bugünkü neslin tadını bile bilmediği çiroz gibi kurutulmuş balıklarla büyümüştür.
Çevresindeki belki de tek siyahi çocuktu.
Fakirliğin sığınağı ise müzikti.
O sığınaktan çıkan ise ateşin kızı…
Flamenko…
Caz…
Rumba…
Soul…
Belki zaman içinde arabesk…
Neden olmasın?
Şimdi bizim elitistler başlar; “Arabesk mi, nereden çıktı?” demeye…
Ama Arjantin tangolarına, Atina batakhanelerinin rebetikolarına methiyeler dizmekten de geri durmazlar.
İstanbul’da aynı sahnede kesişen iki hayat…
Aradaki fark ne?
Her türlü yokluğa rağmen Buika kendine bir çıkış yolu bulabiliyor.
Kibariye ise var olabilmek için hak ettiğinden vazgeçmek zorunda kalıyor.
Bence çelişki tam da burada.
Eğer müzik piyasasının çarkları bazı çıkarcıların elinden kurtarılabilmiş olsaydı, bugün evrensel değerini bulmuş çok daha fazla sesimiz olacaktı.
Çünkü bizim sözlerimiz…
Bizim notalarımız…
Bozkırdandır.
Denizdendir.
Ormanlardandır.
Emektir.
Umuttur.
Hoş geldin Buika…
Umarım bir daha gelirsin.
CESARET VE AKLIN GÜCÜYLE
KUKLACI