Kanlıca’daki ofisi, bir deniz müzesi gibi temiz ve özenli. Her yanı denizcilik eserleri, pek çok maket tekne, belge, harika basılı ciltli kitaplarla dolu…
“Ofisinizi, yardımcınız mı temizliyor ve düzenliyor” dedim.

“Hayır, burada her işi ben yapıyorum” dedi,
Ofisine girer girmez, mutfağa geçip pırıl, pırıl fincanlara doldurduğu kahveleri de kendisi ikram etti.
Selim Bey, “üşenmiyor, yapıyor”.
Sınırlı, süreli bir kere insan geldiği bu dünyada; en değerli şeyin zaman olduğunu ve onu programlamayı iyi biliyor… İlk sorumu soruyorum:

– Sayın Fuat Selim Ramazanoğlu, siz Kanlıca’da doğup, Kanlıcada yetişen biri misiniz, yoksa sonradan Kanlıcalı olup, Kanlıcalı anılmak isteyenlerden biri misiniz?
“Şöyle başlayalım… Ailemle 7 kuşaktır aynı beldedeyiz. Boğaz’ın bir köyü olan Kanlıca’da! Adana Hakimi Ramazan Bey’e kadar uzanan aile şeceresi dışında, yaklaşık son 200 yılı aşkın süreçte, günümüze yaklaşırken diyelim- izini sürdüğümüz ve hakkında bilgi sahibi olduğumuz kişi Mehmet Muhtar Bey’dir. Rahmetli dedemin büyük dedesi! Padişahın himmetiyle mi yoksa kendi imkânlarıyla mı bilinmez, Körfez ile iskele arasındaki burunda,120 metreyi aşan sahil şeridi üzerinde tasarruf sağlayarak bir yalı yaptırmış. İki oğlundan birisi Mahmut Aziz Bey…
O da babası gibi dönemin padişahın Mısır Kapı Kahyası ve Kâbe örtüsünün bakımı, onarımı ve muhafazası ile görevlendirilmiş bir zat.
Padişah Abdülmecid Efendinin ‘Mecidi Nişanı’ olarak sınırlı sayıda bahşettiği nişanlardan birisi de Mahmut Aziz Bey’den yadigâr, evimizi süslemekte.
Sonra iki kardeş arsayı ikiye bölüp bir kısmını Van Valisi Nazım Paşa’ya satarlar. Bize intikal eden kısım, üzerine Mahmut Aziz Bey’in oğlu Hacı Ahmet Hayri Bey, halen restore edilmiş olan yalıyı, 1901-1902 senelerinde, ailenin yıllardan beridir kalfalığını yürüten Rum Kosti Kalfa’nın oğlu Mimar Georgi tasarlamış; muhtemelen babası ile birlikte inşa etmişler…
Dedem Fuat Ramazanoğlu bu yalıda doğmuş, 5-6 yaşlarındayken, inşası sırasında etrafındaki iskelelere çıkıp dolaşmış, o günlerde yaramazlıkları dillere destan olmuşsa da o sakatlanmadan sağ sağlim halde yalının inşası tamamlanmış.
Rahmetli dedem Fuat Ramazanoğlu, soyadı kanunu çıktığında şecereye bakmış, Adana Hakimi Ramazan Bey’e hürmeten Ramazanoğlu soyadını almış.
İki oğlu, Ahmet Atuf ve Saha Nur kardeşler burada doğup büyümüşler. Büyük Atatürk, yalıda yapılan sünnetlerine tesadüfi olarak Acar Motoryatı ile gelip katılmış. Unutulmaz bir başka hatıra aileye bu şekilde yaşatılmış! Saha Nur oğlu Fuat Selim de burada doğmuş büyümüz.
1996 senesinde hüzünlü bir veda busesi ile buradan ayrıldık. Ailevi nedenler…
Oğluma gelince o da 7. kuşak olarak Kanlıcalı doğdu; sayılırsa; siz de sual etmiştiniz ya; “Kanlıca’da yetişen birimisiniz, yoksa sonradan Kanlıcalı olup Kanlıcalı anılmak isteyenlerden misiniz?” diye… Buyurun ona da siz karar verin.”
-Her şey apaçık ortada okuyucular en doğru kararı verirler herhalde; siz Kanlıcalısınız…
Devam edelim; bildiğiniz gibi, ülkelerin gelişmişlik kriterlerinden biri ve belki de en önemlisi, insanlığa faydalı düşünceye dönüşen kâğıdın hammaddesi, keresteler, yani ağaç tüketimidir. Bir ülkede ne kadar çok ağaç ya da kerestenin düşünceye dönüştüğü o ülkenin gelişmişliğiyle çok yakından ilgilidir. Belli ki siz de, düşünceye dönüşen kâğıdın hammaddesi daha çok keresteyi, daha çok insanlığa faydalı bilgiye dönüştürmeye çalışıyor bir Sümer Atasözünde olduğu gibi “mademki yaşadım, öyleyse Paylaşmalı mıyım mı” diyorsunuz?

– Rahmetli dedem şöyle derdi; “Verene Allah verir”.
Yine rahmetli annen Ayşe Nursan Ramazanoğlu’nun bir sözünü hatırlatayım, şöyle demişti;
“Başkalarına faydası dokunmayacak ise bizim kazandığımız paranın ne önemi var!”
Hepsi aynı kapıya çıkıyor. Bunları edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ile özdeşleştirdiğimizde, genel kabul görecek şöyle bir söylemi kabul ederim; “Madem ki yaşadıklarım, biriktirdiklerim, deneyimlerim, hatta sahip olduğum “özel” şeyler, Tanrının bana bir lütfu, o halde bana bahşedilmiş bu lütufları paylaşmazsam, en azından Tanrının gücüne gider.
Kişisel düşüncelerim şöyle ve zihnim bunlara sahip çıkıyor.
Sahip olduklarımızı paylaşmak insanı mutlu kılar. Bu gayet insani bir duygudur. Tanrı vergisi değil, bilincimizin eğitilmesiyle, samanla git gide gelişen, bilgiyle, donanımla pekişen bir duygudur. Bir başkasına bilgi aktarmak, deneyimlerimizden istifade etmesini sağlamak, kararsızlıkların yaşandığı yol ayırımlarında bir kimseye yolun doğrusunu göstermek, insani ve ahlaki değerleri benimsemiş her bir birey için tarifsiz bir keyif alanıdır.
Paylaşmak eylemi, tıpkı sevgi gibidir, paylaşarak çoğaltmak kişiyi ergin kılar, hayatına anlam katar.
Erginlenme kişiyi çevresine duyarlı kılar ve çevresindeki insanlara daha da yakınlaştırır.
Bu tadı aldıysanız dönüşünüz yok demektir. Paylaşmak kadar güzel ne olabilir.
Günümüzdeki toplumsal değişim göz önüne alınırsa, bazen insanlar bu yaklaşımıma endişe duyarak yaklaşıyorlar. Hayret uyandırıcı buluyorlar… Olsun. Oysa zihnimizin ve benliğimizin gerisinde çok basit bir felsefesi var.
İşte sorunuzun kısaca cevabı bu şekilde, özet bu!
-Kaç eseriniz var ve hangi konularda yazıyorsunuz?
Şu ana kadar, eser demeyelim de- “kitap” olarak bakılacak olursa, 5 kitap oldu.
Bunlardan birisi ‘Kanlıca; Boğaziçi’nde Bir Köy’ kitabıdır. 1278 sayfalık, büyük boyutlu, ‘prestij’ niteliklerine haiz, neredeyse monografi türünde bu kapsamda tek örnek. Renkli ve iki cilt olarak çıktı.
2000 yılında çalışmaya başladım, 2017’de kendi yayınevimi kurarak İON Mimarlık yayıncılığın ilk kitabı olarak piyasaya çıktı.
Sonrasında Süheyl Ünver Hoca’nın çok yakınında bulunan, dostu, arkadaşı, belki de öğrencisi olan bir kişinin, Rauf Tunçay’ın biyografisini, eserlerini, arşivini ve diğer tüm malzemelerini içeren bir kitap yaptık. Bu kitabı yakın dostum, mimar Lokman Coşkun ile birlikte yaptık. Bu da prestij kitaplarımızdan birisi oldu. Yok olmaya ramak kalmış bir arşivin tesadüfen ortaya çıkması ve tarafımca sahip çıkılması neticesinde “Rauf Tunçay; Bir Sanatçının Mirası’ kitabını okurlarımıza sunduk. 525 sayfa renkli baskı olarak…
Kişisel olarak çok ama çok yakın bir dostumu kaybetmemin ardından adeta yazmak zorunda kaldığım bir kitap daha var; ‘Bu Deniz’in İki Delisi’. Birbirlerine canlarını bile emanet edebilecek kadar yakın bir dostun kaybıyla ortaya çıkan ruh halimi bir kitaba dökerek hatırasını yaşatma yolunda yapabileceğim en önemli şeydi benim için… Birlikte yaşadığımız, çocukluk, gençlik ve olgunluk çağlarımızın hatıralarını yazdım.
Ona olan hayranlığımı dile getirdim bu kitapta. Kapağında kendi ismimi bie yazmadım, ailesine armağan olsun istedim…

Sonra iki cilt halindeki ‘Kanlıcalıların Hatıraları 1’ ve ‘Kanlıcalıların Hatıraları 2’ kitapları var. Bu kitapların içinde kendi hatıralarım da bulunmakla birlikte, daha çok Kanlıcalılardan derlediğim yaşanmış +++++hikayeleri topladım. İstedim ki kitap bastırma imkanına sahip olamayanlar da bu hevesleri tadabilsinler.
Bu iki kitabın en büyük keyfi de bu oldu. Geri dönüşleri muhteşemdi!
Hangi konularda yazıyorsunuz? sorusuna gelince…
Daha çok Tarih, Biyografi, Monografi, Denizcilik, Sanat, Almanak türü kitapları yayınlamayı tercih ediyoruz. Yayınevi olarak ilk tercihlerimiz bunlar.
Gerçeklik ön planda olmalı. Hayal tacirliği şimdilik tercih edilmiyor. Gelecekte ne olur bilmiyorum.
Şimdilik durum bu…
Aslında hayallerimiz arasında yine büyük boyutlu siyah beyaz fotoğraflı kitaplar var! Kendi arşivim ve yakın dostlarımın arşivlerinden çıkabilecek çok sayıda kitap var ancak sponsorluk konusu işin en zor kısmı. Kitap üretmek, bugüne değin biriktirdiklerimizle çok kolay ve zevkli. Allah kerimdir diyelim. Yolumuza devam…
-Profesyonel siyasetçiler yani siyaseti alenen kazanç kapısı ve meslek edinen hatta hayatı boyunca kendi çıkarları dışında doğru dürüst bir üretim bile yapmayan popüler siyasetçiler için neler düşünüyorsunuz?
-“Popüler Siyasetçi” kavramı, tartışmaya gayet açık bir kavram. Bu siyasetin kişiler ile ilgili yönü; ‘popülerlik’! Oysa ortamı tarif ettiğinizde, siyasi bireyler, bu ortamın sadece ve sadece gerekli unsurları haline dönüşüyorlar. Onlar olmadan olmuyor! Onlarsız siyaset kurumu olmuyor, olamıyor.
Siyasetçilerin söylemleriyle, gerçekleşmesini beklediğimiz hadiselerden kaynaklanan inandırıcılıklar, tam tersine dönüşmüş, okumalarımızı da ortamdan siyasetçiye doğru olmak kaydıyla değiştirmişiz…
Bana göre, git gide yozlaşan, git gide güvenilirliğini yitiren bir ortam şu ‘siyaset’ dediğiniz ortam!
Doğru kabul ettiğimiz, çocukluk gençlik yıllarımızda haiz olduğu tüm değerleri bir bir kaybolan, evrimi geriye doğru giden, ayak izlerinin birbirine karıştığı bir sistem. Dingili sadece menfaat olan genel bir döngü! Lafı uzatmaya gerek yok! Bana göre değil. Güvendiğimiz dağlara karlar yağdı! Bizlerden geçti, zamanında olmamız gereken yerlerde olmadıysak, bu kimsenin suçu değil, bizim suçumuz.
O halde gelecek için yapılacak olan şu; En iyi bildiğimiz işi yapmaya, üretmeye devam edeceğiz. Birikimlerimizin bizimle birlikte toprak olmaması için üreteceğiz. Yarınlara aktaracaklarımız, geçmişle gelecek arasında kurduğumuz ışıklı bir köprü olmalı. İnsanlar karanlıkta bile bu köprünün ışığından faydalanmalılar. Bağ karanlıkta da kopmamalı! Keşke siyaset ile uğraşan erk sahipleri de tıpkı bizlerin ettikleri mesleki yeminlere bağlı kaldığımız gibi kendi meslekleri için etmiş oldukları yeminlere bağlı kalsalar.
Kimseyi kötülemek ayrıştırmak niyetim yok; dikkat ederseniz bu konuda genel fikirlerim var, onları yazmak istedim. Mümkünse bu bölümü en kısa haliyle, bir veya iki cümle ile geçiştirmiş olalım…
-Kanlıca ve ülkemizin geleceği için neler hayal ediyorsunuz?
-Kanlıca’nın geleceği artık bizlerin değil gençlerin elinde! Şimdilerde K.Y.D.’nin Gençlik Kollarının faaliyetleri “Kanlıca Kollektif” adı altında yeniden yapılanıyor. Gördüğüm kadarıyla çok hevesliler.
Hayalleri var; hayalleri bizlerden ileride. Bu çok hoşuma gidiyor. Onları yüreklendirmek için elimizden geleni yapıyoruz ve yapacağız. Onların hayalindeki Kanlıca, benim de hayallerimi süslüyor. Gerekli yapıcı kudreti kendi enerjileriyle yaratabilecekler mi bilmiyorum. Bizler biriktirdiğimiz tecrübeleri aktarmaya hazır olduğumuzu her fırsatta dile getiriyoruz.

Mahalle kültürünün tıpkı geçmişte olduğu gibi git gide yayıldığı, komşularımızın ‘komşuluk’ kavramıyla yeniden yoğrulduğu, sokakları tertemiz, çiçeklerle bezeli, gençlerinin kenetlendiği, esnafının, işçisinin, memurunun, her bir kişinin birbirine selam vermeden geçtiğinde yüreklerinin sızladığı, değişimi kültürel yozlaşma olarak değil, değerlerimize saygı göstererek gerçekleştiren,
dayanışmacı, bireyleri sevgi ve saygıyla kenetli, günümüze kadar muhafaza ettiğimiz tüm estetik değerlerin kaybolmaması için gayret sarf eden bir Kanlıca ve Kanlıcalılar…
Gelecekteki Kanlıca için bunları hayal ediyorum.
Ülkem için de hayallerimde değişen bir durum yok. Yukarıdaki cümlelerde Kanlıca’yı kaldırıp yerine Türkiye’yi koyarsanız olur bu iş. Aynı ilkeler ile sadece vizyonunuzu genişleteceksiniz…
Belki birkaç ilave…
Türkiye, ayrımcılık ilkelerinden uzak ancak etnik kimlik kökenlere saygılı, bunun yanında elbette ‘Ne mutlu Türküm Diyene’ ilkesini benimseyen insanların ülkesi olmalı.
Tüketim toplumundan derhal uzaklaşmalı, üreten bir ülke konumuna geçmeli.
İnsanlar mutlu olmalı ve bu durum yüzlerine yansımalı. Köylüsü de kentlisi de böyle olmalı!
Yer altı ve yer üstü zenginliklerimizin tümü müreffeh Türkiye için kendi kurum ve kuruluşlarımız tarafından değerlendirilmeli.
Denizleri temiz, balıkları bol olmalı.
Üniversitelerimiz gerçek meslek erbabı yetiştirmeli. Dünya üniversiteleriyle yarışabilmeli. Mezun olan öğrenciler, yetiştikleri kurum ile öğünç duymalı.
Bundan sonra, yapılan yapılar içinde insanlar ölmemeli.
Ormanlarımız namusumuz olmalı. Her yıl bir öncesinin iki katı kadar ağaç dikilmeli. Ağaçlar kağıt olmalı, kağıtlar kalem altına yatıp, mürekkeple bezenmeli, kitap olmalı.
Konuşmak yerine yazmalı.
Elbette çoğaltmak mümkün…
Bunlar benim için büyük hayaller. Ülkem için kurduğum hayaller. Gerçekleşebilmeleri belki imkânsız gibi gözükse de aslında öyle değiller! ‘Hayallerimiz’ oldukları için kaydedilmeleri gerekiyor.
-“Aklımızdan Gecenlerin Tanığı Olsun” Diyorsunuz…
-Hangi takımı, neden tutmaya başladınız?
-Tutmak yerine, “Büyük spor kulüplerinden hangisine eğilimin ya da yakınlığın var?” diye sorarsanız Galatasaray derim. Pasif izleyici, aidiyet duygusu çok az, biriyim.
Futbol nankör bir oyun. Bir topun peşinde bunca haykırış, bunca kırgınlık, bunca umutsuzluk, bunca hayal kırıklığı! Takım sayısı belli. Diyelim 20 takım var. Hedefe ulaşamayan diğer 19 takımı tutanların ömürleri boyunca bedbaht oldukları bir spor. Takımlara, kulüplere bir bütün olarak bakmak lazım aslında… Sadece futbol olmuyor, olmamalı.
—Şöyle bitireyim mi; “Kanlıca Terbiye-i Bedeniyye Yurdu” takımını tutuyorum! Kuruluş tarihi 15 Ağustos 1335. Miladiye çevirince, 1919 oluyor. Bu takım hala faal. Zamanında Amatör Küme Şampiyonu olup, İstanbul’da, Amatör Küme Şampiyonu olan Karmaya verdiği futbolcularıyla Şama’a, Beyrut’a, Lazkiye’ye maç yapmaya gitmişler. Kazanıp dönmüşler… 1954 seneleri. Ben şimdi başka takımı nasıl tutarım?
-Dünyanın incisi Boğaz içinde, denize sıfır bir yalıda değil de, dört bir yanı kara ikliminin olduğu bir bozkırda doğup, yetişseydiniz muhtemelen nasıl biri olurdunuz?
-Böyle bir soruya şöyle bir cevabım olabilir; kesinlikle akarsu, göl, deniz, hatta uçsuz bucaksız denizlerin kenarlarını merak ederdim. Tıpkı bir bozkır yaşantısının, dağ, orman yaşantısının nasıl olabileceğini merak ettiğim gibi. Doğanın bu gün bana verdiği şekil, içinde bulunduğum coğrafya ve kültüre dayalıdır.
O zaman da öyle olmayacak mıydı?
Mesela, hayvan güdüyor olsaydım, bu işin sınırlarını zorlamaya, inceliklerini ve bana katacağı değerleri ortaya çıkarmaya çalışırdım. O hayvanları tanımaya adardım kendimi… Doğanın bana lütfu olan her şeyi içime sindirmeye çalışırdım muhtemelen. Bu bir yapı meselesidir; inanma, merak meselesidir.
Yaşamlarımızı anlamlandırma meselesidir. Yer yurt fark etmez. Bu defa denizin değil karasal coğrafyanın enginlikleri içinde yol alacaktım…

Bugün hangi dağcı ile konuşsanız, aldığı hazzın derecesini hiçbir şey ile mukayese edemeyeceğini söyler. Bugün bir ormancı ile konuşsanız, orman köylüsü ile konuşsanız o da size ormanını hiçbir şeye değişmem der.
Şöyle düşünün; bir ulu yaradan var, milyonlarca beşerden birisini “biricik” olarak yaratıyor, birey olarak bahşettiği şeyler aşağı yukarı aynı. Elbette maddi imkanlar, aile, çevre vs, etkin biçimde rol oynuyor ama bizlere bahşettikleri; “insanın hayatta kalması” asgarisi dikkate alındığında değişen bir şey yok.
Sorunuza, bir başka açıdan da cevap vereyim; deniz kıyısındaki F. Selim Ramazanoğlu’na eğer bir -bozkır ortamında bir yaşantı bahşederek dünyaya getirseydi, bana vermiş olduğu merak, öğrenme, mutluluğa ulaşma gibi hasletlerimi eksiltmeyecekti diye düşünürüm. O halde coğrafyanın insanı şekillendirmesinin dışında, sanırım “insanlık yolculuğumuzda” herhangi bir değişim olmazdı.
-Yapmayı çok istediğiniz ama hala gerçekleştiremediğiniz bir hayaliniz var mı?
-Elbette var! Hayatım boyunca her yaşımda hep oldu ve bu yaşama veda edinceye kadar da olacak. İnsan gerçekten “yaşam” dediğimiz kısıtlı süreçte hayal etmeden, hayal edemeden yaşıyor ise geçmiş olsun!
Yaşamımızdaki anlam arayışına verdiğimiz cevaplar, hayallerimizde saklıdır.
Ben hayallerimi kurarken hep gerçekçi olmaya ancak bunların sıradan olmamalarına özen gösterdim.
Hayallerim, yapabileceklerimin sınırlarını her zaman bir miktar aşardı; önceleri bana biraz ürkütücü gelir, sonraları yavaş yavaş gerçekleşmeye başladıklarında heyecanımı körükler ve nihayetinde kurduğum hayali gerçekleştirirdim…
Bu süreçte, ilkelerim; yani hayallerimin gerçekleşmesi sürecinde tek yaptığım şey vakit ayırmak, elimden gelenin en iyisini yapmak, hiçbir şeye üşenmemek, zamansız çalışmak ve vazgeçmemek!
Gördüm ki gerisi zaten kendiliğinden oluşuyor. İvme kazandıran kuvveti başkalarına devrettiğiniz her şeyde hayal kırıklığı yaşarsınız! Oysa Walt Disney’in dediği gibi “Hayalini kurabiliyorsanız, yapabilirsiniz de!
Birkaç gerçekleşen örnek;
Başka hiçbir branşı tercih etmeden mimarlık mesleğine yöneldim ve mimar oldum.
Bir balıkçı sandalım olsun diye hayal edip bunu gerçekleştirebildim.
Başkalarını mutlu kılacak yapılar ve mekanlar tasarladım ve inşa ettim.
Türkiye coğrafyasını tanımak isterim diye yola çıkıp, otomobillerimle 1 milyon kilometreden fazla yol yaptım, on binlerce mimari ve doğa fotoğrafı çektim.
Gerçek dostlarım olsun diye arzuladım, emek verdim, onlar için zaman ayırdım ve benim onlardan, onların da benden vazgeçemeyecekleri kadar çok sayıda dosta kavuştum. Bu aslında en büyük zenginliğim oldu. Belki de gerçekleştirdiğim hayallerin en muhteşemi!
İyi bir aile hayatım olsun diye hayal ettim, sevgiyle, saygıyla, feragatle, zaman ayırdım, belki de hayallerimin ötesine geçen, tarif edemeyeceğim kadar güzel bir aile ortamını gerçekleştirdim.
Kanlıca Kitabı yazmak; ama ne kitap. Hayallerimin en büyüklerinden birisiydi; 13 yıl çalışıp üzerine 4 yıl beklemek gerekse bile, bana iki otomobil parasına mal olsa bile, başkalarına kimi zamanlar alay konusu olsam bile vazgeçmeden bunu gerçekleştirdim.
Yayınevi sahibi olma hayalim vardı… Gerçekleşti.
Belki de “maddi kıymeti olmadan” bir şeyleri biriktirebilme hayallerim oldu. Kartpostallar, kitaplar, minik model otomobiller, ahşap tekne modelleri, anahtarlıklar. Taaa… çocukluk yıllarımdaki hayallerimdi bunlar. Hepsi mütevazı ölçüdeydi ve başkalarını değil beni tatmin edebilecek birikimlerdi, koleksiyonlar haline dönüştüler… Bunlar da gerçekleşti.
Kitaplar yapma, Kanlıca’ya olan 7 kuşaklık vefa borcumu ödeme hayalim vardı… O da
gerçekleşti.
Henüz gerçekleşmeyen, gerçekleştirmeye çalıştıklarımdan örnekler;
Şimdilerde ise bir “Boğaziçi Balıkçılık ve Olta Takımları” koleksiyonumun kalıcı bir sergi ya da müzeye dönüşmesini/dönüştürülebilmesi hayalini kuruyorum. İşte bu sizin asıl sorunuzun gündelik cevabı!
Diğer birisi ise kitaplar yapmaya devam etmek. Kültür mirasımıza katkı olacak her şey; özellikleBoğaziçi’ne dair, denizciliğe dair kitaplar, sanat kitapları, biyografiler, monografiler… İşte bu hayalin sonu yok inanın. Hayal ettikçe gelişen, geliştikçe insanı mutlu kılan, haz ötesi bir anlam!
Bu da sorunuzun devamı olarak verebileceğim başka bir cevap aslında. Çalışmalarımızın ve hayallerimizin sürekliliğinin yaşamımıza kattığı değer. Anlam arayışımızdaki cevap.

-Allah Geçinden Versinler derler ya; zamanımız dolduğunda bir gün hepimiz mutlaka öleceğiz; o gün gözüm arkada kalmadı diyebileceğiniz ardınızda bıraktığınız değerli şeyler neler olabilir?
-Bu konuyu daha geçen gün bir arkadaşımla konuşmuştuk. Hemen net bir cevap vereyim; birçok şey var.
Mesela neler var?
En başta şunu söyleyeyim; bu konuda mütevazı olmama gerek yok! Beni iyi bir insan olarak hatırlayacak dostlarım, arkadaşlarım, çok sayıda tanıdıklarım var! Beni tanıyan hiçbir insanın arkamdan olumsuz eleştirilerle anacaklarını sanmıyorum. Bu insanlar benim için çok ama çok değerlidir.
Yazdığım kitaplar var. Bunlar içinde yaşadığım hayattan derin izler var; bunları ölümsüz kıldığıma inanıyorum. O nedenle bu kitaplarım da benim için çok değerlidir.
Son olarak şunu ifade edeyim; geriye dönüp baktığımızda “keşke yapabilseydim” dediğim neredeyse hiçbir şey yok hayatımda. Elbette sınırsız bir zamanımız ve sınırsız maddi imkanlarımız yok! Daha önce belirttiğim üzere, ben hayallerimi, gerçeklik payını asla yok saymadan kurabiliyorum. Kendi sınırlarımı biliyorum, sadece onları zorlayabiliyorum. Tanrının bana bahşettiği imkanları sonuna kadar kullandığımı düşünürüm. Madem ki O’nun bana böyle bir lütfu var; insana düşen, bunu heba etmeden, zamanını en verimli şekilde kullanarak yapabilecek ne varsa gerçekleştirmek.
Mesela ben bir yalıda doğup büyüdüm. Deniz ile ilgili aklınıza gelebilecek her şeyi, her aktiviteyi denedim ve gerçekleştirdim. Sadece tüplü dalış merakım olmadı. İşte yukarıda saydıklarım… Benim için ölümün ötesine geçmek anlamını taşıyor.
Mesela elime geçen maddi imkanları, kazandıklarımı hiçbir zamanla heba olacak şeyler için harcamadım. Daima kalıcı bir hedef koydum ve ona yönelttim. Bir kısmını da başkalarının mutluluğu ve refahı için kullandım.
Bir de herkeste olmayan şöyle bir merakım var! Neredeyse hayatımın her evresini, günü gününe kayıt altına aldım. Günlerim, saatlerim hatta dakikalarım kayıt altındadır. Yurt dışı yurt içi gezilerimi yazdım.
Üzüldüklerimi, mutluluklarımı yazdım. Bir anda yaşamdan yok olsam, bir önceki gün, evvelsi gün, daha da önceki günler, aylar, yıllar, on yıllar kayıtlı. İsteyen açar okur. Yaşamdan sonra böyle bir izim de olacak. O nedenle rahatım.
Fuat Selim Ramazanoğlu ‘biyografi’ olarak baktığımızda kimdir?
13 Mayıs 1962 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Beykoz ilçesi nüfusuna kayıtlı olup yaşamını ailenin 6. kuşağı olarak Kanlıca’da sürdürmektedir.
Eğitimine Kanlıca Sedat Simavi İlkokulu’nda başlamıştır. 1. ve 2. sınıfları bu okulda okuduktan sonra 3., 4. ve 5. sınıfları Göztepe Pansiyonlu İlkokulu’nda okuyarak buradan mezun olmuştur. Öğrenimine Terakki Vakfı Şişli Terakki Lisesi’ne devam etmiştir, 1979 senesinde100. yıl mezunlarından biri olarak lise öğrenimini tamamlamıştır. Aynı yıl, ‘İ. D. M. M. A.’ Mimarlık Fakültesi’ne girmiş yüksek öğrenimine burada devam etmiş, daha sonra adı ‘Yıldız Teknik Üniversitesi’ olarak değiştirilen bu üniversiteden 1987/88 döneminde Fen Bilimleri Enstitüsü’ne bağlı Rölöve Restorasyon Anabilim Dalı’ndaki yüksek lisansını tamamlayarak mezun olmuştur.

İş hayatına 1985 yılında serbest meslek erbabı olarak başlamış daha sonra 7 Temmuz 1993 tarihinde ‘İON MİMARLIK LTD ŞTİ’ni kurmuştur.
1994 yılında Alev Tüke ile evlenmiş, 1997 yılında Fuat isminde bir oğlu dünyaya gelmiştir.
Boğaziçi’ndeki küçük bir yerleşim olan Kanlıca doğumlu olması ve yaşamının ilk 35 yılını ailenin ata yadigarı yalısında geçirmesi nedeniyle deniz ile ilgili olan her türlü aktiviteyi sevmiş ve gerçekleştirmiştir. Bunlar arasında balıkçılık, yelkencilik, kayak, sandalla yapılan geziler ve su altı serbest dalışları vardır.
Bunun dışında yurtiçi ve yurt dışı seyahatleriyle farklı kültürleri, farklı coğrafyaları tanımak, fotoğraf çekmek, detaylı gezi notları hazırlamak ve kendi mesleği ile ilgili dokümanları toplayarak bunları arşivlemek yaşam tarzındaki öncelikleri arasındadır. Mimarlık, tarihi yapılar ve mekanlar konusundaki 40 yıla yaklaşan bir çalışma sonucu oluşturduğu belge ve fotoğraflara dayalı kapsamlı bir arşive sahiptir.
Bu arşivde 12.000’i aşkın renkli dia pozitif, 10.000’i aşkın renkli/siyah beyaz fotoğraf yer almaktadır.
Bugüne kadar çeşitli dergilerde de kültür ve tarih konularında bazı yazıları yayımlanmıştır. 1996 yılında Arkitekt Dergisi’nde 6 adet, 2005-2006/2012-2014 yıllarında Yelken Dünyası Dergisi’nde 34 adet, 2013-2014 yıllarında arasında Rabarda Dergisi’nde 6 adet yazısı yayımlanmıştır.
Araştırmacı – yazar olarak ‘Kanlıca, Boğaziçi’nde Bir Köy’ kitabının çalışmalarında 2005 yılında başlamış 2017 yılında kitap basılarak yayın dünyasının beğenisine sunulmuştur.
2017 yılında;İON Mimarlık Yayınları adı altında bir yayınevi kurarak yayıncılık dünyasına girmiş, 2 adedi; kategorisinde olmak üzere günümüze kadar toplam 17 adet kitap basılmıştır. Tarihsel araştırma/inceleme, monografi, biyografi, sanat, denizcilik gibi kültür içerikli bu kitaplar, toplumuzda kaybolan ve kaybolmaya yüz tutmuş değerlerin korunması ve kültürel mirasımıza katkı olabilmesi içinhazıranmakta ve yaınlanmaktadır…
-Başka bir röportajda bulaşmak dileğiyle, bize ayırdığınız bu değerli zaman için Medya Beykoz olarak size içtenlikle teşekkür ediyor başarılarınızın devamı diliyoruz…
KOFİN…

Selim kardeşimin kuşağı ben de bu kuşağa dahilim hayatı mücadele ederek yaşamışızdır.Bu kuşak hayallerinin peşinde koşma hırsı olan azimli cesaretli korkusuz bir nesildi.Yine bu nesil yaşadığı ülkeyi hep sevmiş ve daha iyi olabilmesi için çaba göstermiş ama malesef ahlaki yapıları itibari ile ülke siyasi yapısı içinde barınamamışlardır.Hele hele bizim kuşak bir Yıldız mimarlık ürünü şahsiyeti siyasette göremeyişimiz yüksek ahlaki değer yargılarımızdan olsa gerek diye düşünüyorum.Yolun açık olsun Selim kardeşim Allah’tan senin için sağlıklı ömür diliyorum.
Levent kardeşim, ilgin için teşekkür ederim. Yazdıkların için de… Kalbi selam sevgilerle diyorum.
Yazdıklarınızı dikkatlice okudum sizi daha iyi tanımış oldum iyiken sizi tanımışım çektirmeler kitabımızda birkatkıda bulunabildiysem kendimi şanslı adlederim bukonuda sormak istediğiniz bir soru hasıl olursa herhalde.an hazırım .selam ve sevgilerimi sunarım
Çok çok teşekkür ederim. Desteğiniz her zaman kıymetli idi ve öyle olacak. Sağ olunuz. İlginiz için çok çok teşekkürler.
İnsanı, zamanı, coğrafyayı, mesleği, üretmeyi, ilişkileri kısacası yaşamı iyiyi, güzeli, doğruyu arayarak, bilgiyi, sevgiyi paylaşarak büyütme ve anlamlandırma ve kalıcı değere dönüştürebilme hayali, umudu ve gayreti. Belli ki sevgili Selim Ramazanoğlu’nu kendi yaşamının iyi bir mimarı yapmış. Ne mutlu!
Ben de Anadoluhisarlıyım, Anadoluhisarındaki dedemden kalma yalıda doğup büyüdüm.. Yalı ben 18 yaşındayken satıldı, ama ben hala kendimi Anadoluhisarlı addediyorum. Hayatta ne zaman zora düşsem gözlerimi kapar evimizin bahçesindeki büyük manolya ağacının altına çekilir oradan rumelihisarı sırtlarındaki artık varolmayan fıstık çamlarını seyrederim..
İki ciltlik kanlıca kitabınndan kuzenim vasıtasıyla haberdar oldum. Pandora’dan ilk fırsatta alacağım. Emeğinize teşekkürler.