

www.medyabeykoz.com | 8 Şubat 2026
Takvimler 1934 yılını gösterdiğinde, Ulu Önder Atatürk’ün bizzat verdiği görevle Türkiye İş Bankası tarafından temelleri atılan bu hayal, 1935 yılında Beykoz Paşabahçe’de gerçeğe dönüştü. 400 yürekli çalışanla başlayan bu yolculuk, günde 25 bin şişe üretme hedefiyle yola çıkmıştı. Beykoz’un çehresi o gün değişti; semtin kaderi kum, ateş ve camla mühürlendi.
1940’lar ve 50’lerde fabrika kabına sığmıyordu. Belçika’dan, Çekoslovakya’dan getirilen dev makinelerle üretim artıyor, 1957‘de Beyoğlu’nda açılan ilk mağaza ile Paşabahçe halkın gönlüne yerleşiyordu. 1960’ta Amerika’ya yapılan ilk ihracat, Türk camının dünyadaki ilk imzasıydı. O yıllarda Beykoz’da yaşamak, “cam” demekti; babadan oğula, ustadan çırağa geçen bir hayat tarzıydı.
Paşabahçe, bir yandan büyürken bir yandan da asıl yuvasından uzaklaşmaya başlıyordu. 1970’ler ve 80’lerde Kırklareli, Mersin ve Eskişehir’de yeni fabrikalar yükseldi. 1990’da Beykoz Öğümce’deki dekor fabrikasının kapısına kilit vurulduğunda, semtin üzerinde ilk hüzün bulutları dolaşmaya başlamıştı. Teknoloji geliştikçe, o eski el emeğinin yerini soğuk robotlar ve otomatik makineler almaya başladı.
Paşabahçe tarihi için en acı sayfa 2002 yılında yazıldı. Şirketin adını aldığı, binlerce ailenin ekmek kapısı olan, camın ruhunun sindiği Beykoz Fabrikası’nda üretime son verildi. Artık o meşhur fırınlar yanmıyor, fabrikanın önünden geçen Beykozlular o tanıdık sıcaklığı hissetmiyordu. Rusya’da, Bulgaristan’da yeni yatırımlar yapılıyor, “Nude” gibi global markalar doğuyordu ama Beykoz’daki o büyük boşluk hiçbir zaman dolmadı.
Bugün Paşabahçe, Milano’dan New York’a kadar uzanan dev bir imparatorluk. Ancak her başarının arkasında, Beykoz sahilinde yarım kalan bir hikâyenin burukluğu var. 2015’te Milano’da mağaza açarken ya da en modern kalite kontrol merkezlerini kurarken, hafızalarda hep o ilk fırının ateşi ve el emeğiyle camı üfleyen ustaların teri duruyor.
Paşabahçe Cam Fabrikası’nın tarihçesi, sadece bir sanayi başarısı değil; aynı zamanda modernleşme yolunda geride bırakılan hatıraların, sönen ocakların ve camın o kırılgan, zarif hüznünün hikâyesidir.
ALAATTİN KILIÇ