DOLAR
45,0522
EURO
52,7141
ALTIN
6.711,05
BIST
14.594,01
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
17°C
İstanbul
17°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
19°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
15°C
Cuma Yağmurlu
12°C
Cumartesi Hafif Yağmurlu
13°C

TERSTEN ÇIKAN DERSLER…

26.04.2026 09:22 | Son Güncellenme: 26.04.2026 14:36
A+
A-

2009 Yılı Ekim Ayının son haftasında ULUSAL TV’de yayınlanan bir söyleşide Prof. Dr. Yalçın Küçük; zamanın TC Cumhurbaşkanı’na adıyla hitap ederek; “Abdullah Gül, Abdullah Gül, ne demek siz kendi sorunlarınızı halledemezseniz başkaları gelir halleder “ açıkla, açıkla, ne demek istiyorsun?” diyerek çok sert bir tepki göstermişti.

Manidar ve öfkeli bir edayla; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, bu sözünün ne anlama geldiğini sormuştu.

Adullah  Gül açıklamadı ama Rahmetli Sayın Yalçın Küçük hocamızın hoş görüsüne sığınarak; Abdullah Gül’ün ne demek istediğini, yaşadığım örnek bir olayla ben anlatmaya çalışayım…

Ne diyordu Sayın Hocamız?

“Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ortaya bir söz attı, kendi sorunlarınızı kendiniz çözemezseniz, başkaları gelir çözer, açıkla, açıkla, ne demek istiyorsun, Abdullah Gül, Abdullah Gül?” …

Oysa Cumhurbaşkanı Abdullah Gül o tarihlerde; belgeli, kanıtlı, üstelik hem görsel, hem işitsel gerçekli yüzde 99,9 dosdoğruyu söylemişti. Duran saatin günde iki kere yüzde yüz doğruyu gösterdiği gibi bile olsa, o da yüzde yüz dosdoğruyu işaret etmişti…

Nasıl mı?

Örneğin; Prof. Dr. Yalçın Küçük, her zaman TEKELLEŞMEYE de şiddetle karşı olduğunu belirtebilir.

50 bakkalın, 30 manavın, 10 kasabın, 5 nalburun, 5 zücaciyecinin, 5 kırtasiyecinin toplam kazancını tek başına kazanan bir süper markete haklı olarak karşı çıkabilir.

Çünkü gerçekten de; küçük, orta ve büyük ölçekli ulusal sermayeler, son yıllarda sayıları giderek çoğalan çok uluslu TEKELLEŞMELERDEN her zaman olumsuz yönde etkilenmekte ve mutsuz insanların sayısı hızla çoğaltmaktadır.

Sayıları iki milyonu aşan küçük esnaf ve pazarcının kazancını artık tek başlarına bu büyük tekeller topluyor. Bir sosyalist aydına göre de tekelleşmeye karşı çıkmak dosdoğru ve insani bir davranıştır…

Fakat bu tekelleşmenin tek ve ilk sorumlusu, Ulusal ya da Uluslararası TEKELLER değildir…

Yani TEKELLEŞMENİN ilk koşullarını yaratan, Vahşi Emperyalist Para Babaları değildir.

Her salise değişen ve gelişen dünyaya ayak uyduramayan o ülkelerin küçük, orta veya büyük ölçekli ulusal sermayeleridir…

Örneğin İtalyanlar nitelikli ayakkabı üretip, Arabistan’da çarık giyenlere pazarlar ve Arabistan’ın küçük esnafını zor duruma sokarsa; bu sorunun ilk belirleyici etmeni İtalyanların Arabistanlı Çarık Esnafına tahakkümü veya haksızlıkları değildir.

Arabistan’daki Çarık Esnafının geriliği ve tembelliğidir…

Bu tür ülkelerin geri kalmışlığın gerçek sorumluları ise o ülkelerdeki aydınların mutlak bilgilerle topluma yeterince öncülük edemeyişlerindendir.

Çünkü “zaman, bilgi ve emek” gibi en yüksek değerler; Ünlü Felsefeci Orhan Hançerlioğlu’nun söylediği gibi “Kültürel Müslüman“ Aydınlar tarafından yeterince geliştirilememiştir.

…2009 yılında; son bilet paramla Taksim’den Beykoz’a giden Belediye otobüsüne binmiştim.

Ürolojik rahatsızlığımdan dolayı birkaç gün önce ilk ameliyatımı olmuş, günün her saati bol, bol su içiyordum. Çok su içtiğim için de sık, sık tuvalete gidiyordum…

Akşamüstü, her zamanki gibi İstanbul ve Taksim trafiğin çok sıkışık olduğu saatlerdi. Otobüs hareket ettikten yaklaşık on dakika kadar sonra Osmanbey civarında yine sıkıştım. Büyükdere caddesi ve Boğaz Köprüsü’ndeki trafik yoğunluğunda Taksim’den Beykoz’a gidene kadar patlayabilir haldeydim. Trafik sıkışık olmasa, zor da olsa otobüs 30 ya da 40 dakikada Beykoz’a gidene kadar bekleyebilirdim. Başka yol param yoktu. Ama trafik öyle sıkışıktı ki, yayalar bile bizden daha fazla mesafe kat ediyorlardı. Daha fazla dayanamadım şoförün yanına gittim:

Ameliyatlı olduğumu, hemen inip yetişebilirsem tekrar aynı otobüse binmek istediğimi söyledim. Şoför hiç itirazsız kapıyı açtı… Şişli Camii’ne 500 metre kadar yakın bir yerde indim. Birkaç mağaza ve Büfe gibi dükkân sahiplerine derdimi söyledim. Hepsi sözleşmiş gibi benzer mazeretlerle yan çizdiler…

Yakında MC Donalds ya da başka marka çok uluslu Fes Futlar da yoktu…

Keşke olsaydı…

Hava kararmıştı, otobüsü kaçırma kaygısından panik içindeydim. Çok çabuk karar verip, koşa, koşa Şişli Camii’ne gittim…

Ve Şişli Camii’nde derin bir oh çekerek, yeniden sağlığıma geri döndüm…

Rahatlayınca düşündüm:

Emperyalist yaftasıyla aşağıladığımız ve genellikle haklı olarak kızdığımız o çok uluslu patronların hizmet anlayışları ile sözde çağdaşlaşmış ulusal esnafımızın hizmet anlayışlarını karşılaştırdım…

Çok şeyi hatırlayıp; Yalçın Küçük Hocamızdan daha fazla öfkelendim.

Mısır Çarşısında, ya da taşrada tozlu rafların arkasından satış yapan bir dükkândan nakit ve sahte olmayan helalinden kazanılmış paramla 40 gram pastırma, 56 gram kaşar alamadığımı, sigara veya gazete satın alırken bozuk para direten küçük esnafların hizmet anlayışsızlıklarını DÜŞÜNDÜM…

Sokaktan geçen sıkışmış herhangi bir insanın, hacet giderme ricasına izin vermeyen bencil ve görgüsüzleri hatırladım. Hatırladıkça kendi, kendime söylendim. Sonra da kim olursa olsun; parasıyla ya da kredi kartıyla istediği kadar gram malın, özgürce ve kaygısızca satın alındığı o çok uluslu Mega Marketlerin yaratıcılığına hatırladım.

Ve ister müşteri olsun, ister olmasın, tuvalet dâhil pek çok olanaktan sorgusuzca yararlanılan dış merkez patentli dev mağazaların sahipleri Emperyalist Vahşilerin hizmet anlayışlarını karşılaştırdım…

Kim kanmaz bu vahşilere, bin kere, on bin kere” dedim…

Tabi ki vatan haini olmadım…

Yine de yuh olsun bozuk para veremeyince sigara ve gazete satmayan 50 gram kaşar, 26 gram salam vermeyen söz de küçük esnafa ve tembel zihniyete…

Hasta veya normal hallerde belki de ilerde potansiyel müşteri olabilecek sıkışmış herhangi bir insana TUVALET kapısını açmayan kabalara ve örümcek kafalara “YÜZLERCE KERE YUH OLSUN” dedim…

İşte asıl onlar, siz, biz, hepimiz sorumluyuz her türlü rehavet ve ülkemizdeki ekonomik işgallerden…

Evet; Sayın Hocam, siz, biz, hepimiz:

Matbaayı. Buharlı Gemiyi. Elektriği. Treni. Telefonu.  Tankı.  Füzeyi. Atom Bombasını. Otomobili. Uçağı. Radyoyu. Buzdolabı. Ütüyü. Çamaşır Makinesini. Televizyonu. Bilgisayarı. Ultrason Cihazını. Tomografi Cihazını. Sanayi Makinelerini. G–1–2–3–4 Cep telefonları. Faksı. Uyduyu İstasyonları. Tüp Geçitleri. Otoban Tünelini. Asansörü. Yürüyen Merdivenleri. Bir Milimetreyi, Yirmi Bine Bölen Hassas Cihazları vs. gibi üstün teknolojik buluşları gerçekleştiremediğimiz için tek, tek sorumluyuz.

Atatürk`ün kurdurduğu Köy Enstitüleri ve Halk Evleri sayesinde, Tarım ve Tahılda dünyada kendi kendisine yetebilen 7 ülkeden biri olma özelliğimizi koruyamadığımız için sorumluyuz.

İşte tüm bu beceriksizliklerimiz yüzünden en temel sorunlarımızı başkaları gelip çözdüler…

Öyle değil mi?

Devamı var…

SEYFULLAH KILIÇ

ETİKETLER:
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.