Doğayla uyum mu, doğaya karşı inat mı?

Doğayla uyum mu, doğaya karşı inat mı?
15.10.2026 11:29 | Son Güncellenme: 15.10.2026 11:30

Yağmur yağdı, İstanbul yine suyla mücadele etti. Beykoz’un yollarında, sokaklarında ve yaşam alanlarında yaşanan sıkıntılar, aslında yıllardır görmezden geldiğimiz bir gerçeği yeniden hatırlattı: Doğaya rağmen şehir kurabiliriz ama doğanın kurallarını ortadan kaldıramayız.

İnsanlık tarihi, bir bakıma insanın doğayla kurduğu ilişkinin tarihidir. İnsan bazen doğayla uyum içinde yaşamayı öğrenmiş, bazen de onu yenilmesi gereken bir güç olarak görmüştür.

Bugün İstanbul’da ve Beykoz’da yaşadığımız sorunların önemli bir bölümünün arkasında da bu iki anlayış arasındaki tercih yatıyor.

Doğayla birlikte yaşamak mı, yoksa doğaya karşı inat ederek daha fazla yapılaşmak, daha fazla beton dökmek ve daha fazla kazanç elde etmek mi?

Asıl tartışmamız gereken soru budur.

Yağmur felaket değildir, hayatın kaynağıdır

Yağmur, doğanın bize sunduğu en değerli kaynaklardan biridir. Toprağı besler, yer altı sularını yeniler, ormanları yaşatır, dereleri ve barajları doldurur.

Peki, nasıl oluyor da yaşamın kaynağı olan yağmur, şehirlerimizde korkuyla beklenen bir olaya dönüşüyor?

Çünkü yağmurun nereye yağacağını belirleyemiyoruz ama yağdığı suyun nereden akacağını büyük ölçüde biliyoruz.

Su, yer çekimine uyar. Eğimleri izler, dere yataklarına yönelir, toprağa sızar ve sonunda denize ulaşır.

Biz ise bazen o yolların üzerine binalar yapıyoruz. Derelerin üzerini kapatıyor, vadileri dolduruyor, toprağın suyu emebileceği alanları betonla örtüyoruz.

Sonra da yağmur yağdığında suyun neden evlerimize, iş yerlerimize ve yollarımıza dolduğunu soruyoruz.

Oysa su kendi yolunu arıyor.

Doğa bize saldırmıyor; biz onun işleyişini hesaba katmadan oluşturduğumuz yaşam alanlarının sonuçlarıyla karşılaşıyoruz.

Beykoz’un doğası bir engel değil, zenginliktir

Beykoz, İstanbul’un sıradan bir yerleşim bölgesi değildir.

Ormanları, vadileri, dereleri, tepeleri, kıyıları ve su havzalarıyla kendine özgü bir ekolojik bütünlüğe sahiptir.

Bu özellikler Beykoz’un yalnızca doğal güzellikleri değil, aynı zamanda yaşam güvencesidir.

Ormanlar yağmur suyunun toprağa ulaşmasını kolaylaştırır. Vadiler suyun doğal akışına yön verir. Geçirgen toprak, yüzeyde biriken suyun bir bölümünü emerek taşkın riskini azaltmaya yardımcı olur.

Ancak bu sistemin parçalarını birbirinden kopardığımızda bütün dengeyi değiştiririz.

Bir dere yatağının daraltılması yalnızca o dereyi ilgilendirmez. Bir yamacın yoğun biçimde yapılaşması yalnızca o parselin sorunu değildir. Bir vadinin betonla kaplanması, yağışın etkisini daha aşağıdaki yerleşim alanlarına taşıyabilir.

Beykoz’un geleceğini düşünürken ormanları, dereleri ve vadileri imara açılmayı bekleyen boş alanlar olarak değil, korunması gereken yaşamsal alanlar olarak değerlendirmeliyiz.

Rantın hesabı ile doğanın hesabı aynı değildir

Kentlerin büyümesi, insanların konuta, ulaşıma ve hizmetlere ihtiyaç duyması elbette doğaldır.

Sorun yapılaşmanın kendisinde değil, yapılaşmanın hangi anlayışla gerçekleştirildiğindedir.

Bir tarafta toprağın özelliklerini, suyun hareketini, ekolojik dengeyi ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarını dikkate alan bir planlama anlayışı vardır.

Diğer tarafta ise bir alanın öncelikle ne kadar ekonomik değer üreteceğini hesaplayan, doğanın sınırlarını ikinci plana iten yaklaşım bulunmaktadır.

Birinci anlayış, “Burada nasıl güvenli ve sürdürülebilir yaşarız?” diye sorar.

İkinci anlayış ise “Buradan ne kadar daha fazla kazanç sağlayabiliriz?” sorusunu öne çıkarır.

İşte tehlike, ekonomik kazancın tek ölçü hâline gelmesiyle başlar.

Çünkü doğanın hesabı yalnızca bugünün kazancıyla tutulmaz.

Bugün doldurulan bir dere yatağının bedeli yıllar sonra ödenebilir. Bugün betonlaştırılan bir alan, yarın daha büyük bir yağmur suyu yükü oluşturabilir. Bugün göz ardı edilen bir heyelan riski, gelecekte insanların yaşamını tehdit edebilir.

Üstelik bu bedeli her zaman o karardan kazanç sağlayanlar ödemez.

Çoğu zaman sıradan vatandaşlar, esnaf, çocuklar ve gelecek kuşaklar öder.

Kazanç özel olabilir ama yanlış planlamanın zararı çoğu zaman toplumsaldır.

İstanbul’un ihtiyacı daha fazla beton değil, daha doğru planlamadır

İstanbul’da son yağışlarla birlikte ortaya çıkan su baskınları, ulaşım aksaklıkları ve altyapı sorunları bize yalnızca yağmur suyu kanallarının kapasitesini tartışmamız gerektiğini söylemiyor.

Daha temel bir soruyla yüzleşmemizi istiyor:

Biz bu şehri suyun, toprağın ve doğanın özelliklerine göre mi büyüttük?

Elbette her su baskınını doğrudan yanlış yapılaşmaya bağlamak doğru değildir. Çok şiddetli yağışlar, iyi planlanmış şehirlerde de sorun yaratabilir. Altyapının bakım durumu, yağışın süresi ve şiddeti, yerel topoğrafya ve mevcut yapılaşma birlikte değerlendirilmelidir.

Ancak bu gerçek, doğayla uyumlu planlamanın önemini azaltmaz; tersine artırır.

Yağmur suyunu yalnızca borularla uzaklaştırmaya çalışmak yerine, suyun toprağa sızabileceği alanları korumak gerekir.

Derelerin yalnızca taşkın anlarında hatırlanmaması, havzaların bütüncül biçimde yönetilmesi gerekir.

Yeni yapılaşma kararları alınırken yalnızca ekonomik getirinin değil, iklim değişikliğinin artırabileceği aşırı yağış risklerinin de hesaba katılması gerekir.

Kısacası şehirlerimizi doğaya karşı savunmak kadar, doğayla çatışmayacak biçimde düzenlemek zorundayız.

Doğaya uyum, gelişmeye karşı çıkmak değildir

Bazen doğayı korumak ile gelişmek birbirine zıt iki tercih gibi sunuluyor.

Oysa doğru bir şehircilik anlayışında bu ikisi birbirinin karşıtı değildir.

İnsanların güvenli konutlarda yaşaması, yolların yapılması, altyapının geliştirilmesi, ekonomik hayatın sürdürülmesi elbette gereklidir.

Ancak gelişme, yalnızca yeni binaların yükselmesiyle ölçülemez.

Bir şehrin gerçek gelişmişliği, yağmur yağdığında hayatın durmamasıyla, çocukların güvenle okula gidebilmesiyle, insanların evlerini su basacağı korkusu yaşamamasıyla ve doğal kaynakların gelecek kuşaklara aktarılabilmesiyle de ölçülür.

Doğaya uyum, insanın ihtiyaçlarından vazgeçmesi değildir.

İnsanın ihtiyaçlarını doğanın sınırlarını bilerek karşılamasıdır.

Doğayla inatlaşmanın kazananı olmaz

Beykoz’da ve İstanbul’da yaşanan yağışlar geçecek. Sular çekilecek. Hasarlar onarılacak. Elektrikler yeniden verilecek, yollar açılacak.

Peki, geriye ne kalacak?

Yalnızca birkaç gün süren bir felaket tartışması mı?

Yoksa şehirlerimizi nasıl yönettiğimizi sorgulayan kalıcı bir bilinç mi?

Asıl mesele budur.

Her yağıştan sonra aynı görüntülerle karşılaşıyor, ardından hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyorsak sorunu yalnızca hava koşullarında aramamalıyız.

Bilimsel verileri esas alan, kamusal yararı önceleyen, doğayı koruyan ve denetimi güçlü bir planlama anlayışına ihtiyacımız var.

Bunun sorumluluğu yalnızca vatandaşların değil; planlama, imar, altyapı ve denetim yetkisi bulunan bütün kurumlarındır.

Unutmamalıyız ki doğa, insanın rakibi değildir.

Toprak bizimle yarışmaz. Dereler bize meydan okumaz. Yağmur bize düşman değildir.

Biz doğanın bir parçasıyız.

Onun kurallarını yok sayarak kurduğumuz her düzen, er ya da geç bu gerçeği bize yeniden hatırlatır.

Doğayı yenmeye çalışmak yerine onunla yaşamayı öğrenmeliyiz.

Çünkü gerçek uygarlık, doğaya ne kadar hükmettiğimizle değil, onunla ne kadar uyumlu yaşayabildiğimizle ölçülür.

Ve belki de bugün İstanbul’un, özellikle de Beykoz’un geleceği için söylememiz gereken en önemli söz şudur:

Doğaya rağmen değil, doğayla birlikte yaşayalım.

Çünkü doğayla inatlaşmanın bedelini yine insan öder.

Geçmiş olsun Beykoz…

Geçmiş olsun İstanbul…

SEHER SEZGİN

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

Social Media Auto Publish Powered By : XYZScripts.com