M. Talat Karasakaloğlu
GEÇMİŞ OLSUN İSTANBUL, GEÇMİŞ OLSUN BEYKOZ…
Şehirler tesadüfen değil, planlanarak yaşanır.
Doğal afetler meydana geldiğinde hepimizin yüreği ağzına geliyor. Evler, yollar, altyapılar zarar görüyor; insanlar büyük korkular yaşıyor. Her olayın ardından da aynı temennide bulunuyoruz: Can kaybı olmasın, kimsenin ocağına ateş düşmesin.
Ancak sadece geçmiş olsun demek yeterli mi?
Asıl üzerinde durmamız gereken konu, afetlerin meydana gelmesinden çok, bu afetlerin neden bu kadar büyük hasarlara yol açabildiğidir.
Kent planlaması, yalnızca binaların nereye yapılacağını belirlemek değildir. İnsanla doğa arasındaki dengeyi kurmak, yaşam alanlarını güvenli hâle getirmek ve geleceği doğru öngörmektir.
Bir şehri planlarken o bölgenin ekolojik yapısını, fiziksel özelliklerini, sosyal ihtiyaçlarını ve teknik altyapısını birlikte değerlendirmek zorundayız. İnsanların barınma ihtiyacını gözetirken çevre şartlarını da dikkate almak, altyapıyı yapılaşmadan önce hazırlamak gerekir.
Dere yatakları, göl ve baraj çevreleri, heyelan riski taşıyan bölgeler ve suyun doğal akış güzergâhları yeterince incelenmeden yapılaşmaya izin verilirse bunun bedelini bazen insanlar canlarıyla, bazen de yılların emeğiyle biriktirdikleri varlıklarıyla ödeyebilirler.
Peki, bütün bunların sorumluluğunu yalnızca bireylere yüklemek doğru mudur?
Elbette vatandaşların da sorumlulukları vardır. Ancak mesele bundan ibaret değildir. Şehircilik kültürünün toplumun her kesimine kazandırılması, imar ve yapılaşma süreçlerinin bilimsel esaslara göre yürütülmesi, gerekli denetimlerin yapılması ve kurumların sorumluluklarını yerine getirmesi büyük önem taşımaktadır.
Vatandaşın bilinçli olması kadar, kamu kurumlarının doğru planlama yapması ve kuralları kararlılıkla uygulaması da şarttır.
Çünkü plansız yapılaşmanın sonuçları yalnızca o yapıda yaşayan insanları ilgilendirmez. Yanlış planlanan bir yerleşim bölgesinde altyapı yetersiz kalır, ulaşım aksar, çevresel dengeler bozulur ve afetlerin etkisi çok daha geniş alanlara yayılabilir.
Üstelik meydana gelen hasar yalnızca kişisel bir kayıp değildir. Yıkılan her bina, zarar gören her yol, kullanılamaz hâle gelen her altyapı tesisi; ülkemizin millî servetinden, vatandaşlarımızın emeğinden ve ortak kaynaklarımızdan eksilen bir değerdir.
Bu nedenle şehirlerimizi yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre değil, yarının risklerini de hesaba katarak planlamak zorundayız.
İstanbul gibi yoğun nüfusa sahip bir kentte, Beykoz gibi doğal güzellikleri ve farklı coğrafi özellikleri bulunan bir ilçede bu sorumluluk daha da önem kazanıyor.
Doğayla uyumlu, altyapısı güçlü, afet riskleri önceden değerlendirilmiş ve insan yaşamını merkeze alan şehirler oluşturmak bir tercih değil, kamusal bir sorumluluktur.
Dileğimiz, yaşanan afetlerde hiçbir vatandaşımızın burnunun dahi kanamamasıdır. Ancak temennilerimizi gerçek kılmanın yolu, afet sonrasında yapılan açıklamalardan çok, afet öncesinde alınan önlemlerden geçmektedir.
Unutmayalım; doğal afetleri engelleyemeyebiliriz ama bilimsel planlama, doğru uygulama ve etkili denetimle yol açabilecekleri zararları azaltabiliriz.
Geçmiş olsun İstanbul…
Geçmiş olsun Beykoz…
Daha güvenli şehirlerde, daha huzurlu bir gelecekte yaşamak dileğiyle…
M. Talat Karasakaloğlu